SONBAHAR



















         “ Sonu olmayan aydınlık zamanlarda, işportada satılan mum kadar değerliydi sevgi       
                                                                                                                                      
                       değer miydi?"   





  


















              Beklediği trafik ışıklarının kırmızıdan yeşile döndüğünü, yaşlı otomobilinin torpidosundan yansıdığında fark etti adam. Işığı bekliyordu ama ona bakmamıştı. Arkasındaki hıyarın korna sesinden kurtulamadan hareketlendirdi otomobilini. Direksiyonu tutan sol kolunun bileğini döndürüp saatine baktı kavşaktan geçtikten sonra. Bir saat önce üzerinde battaniyeyle uyuduğu yatağını,odasını aklına getirdi. Belki ilk defa bu kadar dinlenerek uyumuştu, nedenini şimdilik boşverdi. Serin akşamların birinde, o battaniyeye sarılı uyuduğu sıcaklığı veremeyecek olsa da yaşlı otomobilinin kaloriferleri umursamadı, uykular uyunduğunda her zaman daha sıcaktır diye düşündü. Geçtiği yol üzerindeki sağlı sollu kapanmış dükkanların, mağazaların içlerinde boş yere açık bırakılan ışıkların ona eşlik ettiğini fark etti. Kaldırımları aydınlatan camekan ışıklarının önünden yürüyen birkaç gececiyi geçti, hızlanmıştı. Neden uyandığını sordu kendine, sonra daha da hızlandı. 78‘lik otomobilinin sesi arttıkça üşüdüğünü hissetti, bu boktan şehirde tek güzel şeyin o kadın olduğuna inanmıştı çoktan. Aydınlık camekanların olduğu şehri ardında bıraktığını kim olsa anlardı o anlamadı. Şehrin dışına çıkmaya başladıkça, yanından geçtiği ağaçlar gelip geçen otomobillerin farlarıyla dans ediyordu. Oysa o, o kadınla hiç dans etmemişti, hayır hayır ağaçları kıskanmadı, hem o kadın, güneş açtığında daha güzel, rüzgar esip saçlarına dolandığında daha güzeldi. Güzel.


              Gaz pedalından ayağını çekti, hızını düşürdü yaşlı dostunun, ilerideki tabelalarda başka şehirlerin adlarının yazılı olduğunu görünce. Başka şehirlere gitmek istemiyordu ki, onu o şehirde bırakmayı bir an olsun düşünmemişti. Nasıl olurda bırakır. Kokusu sinmemişken üstüne, avuçlarında omuzlarının ağırlığı yokken ve paylaşmamışken bütün sesleri, korkuları, küfürleri. Yola çıkarken o ‘ndan bu kadar uzaklaşacağını tahmin etmemişti. Uzaklaşamazdı ki. Daha penceresine konan güvercinlerin neler söylediğini anlatmamıştı ona, bilmeliydi.

              Geriye dönmek için bir geçiş aramaya başladı, telaşlanmıştı. O ‘nunla ayrı şehirlerde olma düşüncesi, göğüs kafesinin altında bir yerlerde artan sızlamalara sebep olmuştu. Artık otomobilini, geriye dönüş yolu bulana kadar ilerlettiği her dakika, pişmanlığını kat kat arttırmaya başlamıştı. Kızgınlıkla bu yolculuğun başlangıcını hatırlamaya çalıştı, kavşakta yeşil ışığı beklediği o andan öncesini hatırlayamadı. Evden çıkmaya hazırlanırken hangi giysileri giyindiğini, evden çıkışını, o kavşağa hangi yollardan geldiğini, hatırlamadı. Kolundaki saate baktı, ilk baktığında gösterdiği rakamları gösteriyordu yine akreple yelkovan ama saat çalışıyordu. Hangi günün akşamındaydı peki? Pazar mı? Çarşamba? Gece zifiri karanlığa girmişti. Yol çizgilerinin kaybolduğunu fark etti, dans eden ağaçlar ve onlara eşlik eden diğer araçların farları yoktu. Sağ kolu aniden direksiyondan düştü, yaşlı dostunu sağa çekip durmak istedi, yapamadı. Direksiyonu kımıldatamadı, otomobili de yavaşlatamıyordu. O ‘nun senini duydu sonra, başını çevirdiğinde, sağ koltukta O kadın ‘ın oturduğunu gördü. Sağ eliyle yüzüne dokunmak istedi, kolunu kaldıramadı, sol elini direksiyondan alamadı ve kadın aynı cümleyi tekrarladı “beni bırakma” .. Adam olanların anlamsızlığını çözmeye çalışırken, karşısında karanlığı hızla yırtarak ona doğru gelen bir çift far ışığına çevirdi tekrar başını. Kadını korumak için yan koltuğa doğru uzanmak istedi kıpırdayamadı, sol elini direksiyondan çekip koluyla yüzünü korumaya çalıştı. Son kez kadına baktı, o korkmuyordu, kendisi gibi kollarıyla yüzünü korumaya da çalışmıyordu. Işık, kadının yanaklarından akarken son kez izledi saçlarının kıvrımlarını…


              Nefes nefese uyandı adam, uykusundan. Biraz önce olanların hepsinin rüya olduğunu kanıtlar gibiydi, yine üzerine yattığı sağ kolunun uyuşukluğu. Başını altındaki yastığının yere düştüğünü boynunun ağrısından anladı. Sarıldığı battaniye, yatağın köşesine sıkışmış olmasa, o da yastıkla aynı kaderi paylaşacaktı. Uyuşmuş kolunu ovuşturarak doğruldu yatağında. Battaniyeyi üzerinden attı, oturdu. Odanın karanlığını cep telefonunun cılız ışığı, evin sessizliğini ise sehpasını kemiren tahta kurtlarının tıkırtısı bozuyordu. Saatin kaç olduğuna bakmadı. Son günlerde gördüğü rüyaların onu nasılda yorduğunu düşündü, bedenine işleyen bu yorgunluğu durduramıyordu. Sanki şimdi bütün vücudunun uyuştuğunu hissetti. Yastığını düştüğü yerden alıp, boğazına kadar battaniyeye sarılıp tekrar uyumayı geçirdi aklından ama biraz önce gördüğü rüyaya benzer bir rüya görmekten korktuğu için değil acıktığı için aklından geçeni yapmadı. Telefonunu yanına alıp çıktı odadan. Koridorun ışığını yakmadı, mutfağın ışığını da. Buzdolabından beyaz peynir dilimlerinin olduğu tabağı çıkardı yanına bir dilim ekmek alarak diğer odaya taşındı. Tahta kurtlarının iştahla sehpayı kemirmesi mi acıktırmıştı onu? Düşündüğü şeye güldü, elindekileri masanın üstüne bırakırken. Koltuğuna oturmadan perdeyi araladı. Sokak lambasının yanından, üstünden, önünden geçen ince yağmur tanelerini gördü. Mahallenin köpeği yine aynı yerinde, karşı binanın balkon çıkıntısına sığınmıştı. Rüzgar, asfalta yapışmış yaprakları kazıyacak kadar sert esiyordu. Sonbahar geleli o kadar oldu mu?.. İşte hep böyle oluyor, diye söylendi adam perdeyi aralık bırakıp koltuğuna otururken. Kapımdaki sonbahar bana O kadın ‘ı anlatır, neden? Düşündürür, neden? Yağan yağmurun yüzüyle, esen rüzgarın elleriyle ne alıp veremediği var.







devam edecek...










Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GİTMEK

DÜŞ'ÜNCE

SEV 'Gİ